"X" Manifestosu

“X” Manifestosu


Cevat Kolat


Bölümler:

Giriş ve Ana Önerme
Yalnızlık
Düşünmek
Birliktelik
Nihai Amaç
Çözümleme



1. Giriş ve Ana Önerme


    “X” Manifestosunun temel yazılış amacı şahsım katında insanın 4 temel sorunu olan: “yalnızlık, düşünmek, birleşme ve nihai amaç” kavramlarının incelenmesi ve çözümlenmesidir. Bahsedilen her bir konu, alt katmanlarda değerlendirmeye tabi tutulan tipler özelinde anlamlara ayırılarak, çeşitli düşünce deneylerinden türetilen çıkarımlarla birlikte insan doğasını çözümler ve belirlenen her insan tipini bir amaca bağlar.


    Manifestonun temel anlatı tarzını belirlemek adına yapılan bu giriş bir ana önerme içerir ve otomatik olarak ilk eleme yöntemi de uygulanmış olur. Bu elemeyle birlikte manifesto, bütün olarak her insana hitap etmez ve etmek zorunda değildir. Dolayısıyla bu metnin de bir “şahsi manifesto” olduğu açıklanmış olur.


    Hitap edilen kesim de bu vesileyle belirlendiğine göre 4 ana sorunun incelenme şekline de değinmek gerekir;


    “Yalnızlık” bölümü, çokça barındırdığı kişisel deneyim ve değerlendirmelerimle birlikte okuyucu gözünden bakarak, manifestonun katmanlara ayrılmasını kolaylaştırır. Böylece ulaşılmak istenen asıl tipe daha hassas ve empati gözüyle yaklaşılmış olunur. Bu yaklaşım biçimi okuyucuyunun yalnız hissetmemesi adına önemlidir. Ayrıca manifestoda çözülmesi gereken 4 temel sorunu açıklamanın da en doğru yolu budur.


    “Düşünmek” bölümünün anlatım tarzı daha lirik ve şiirseldir ayrıca metaforik öğeleri çokça içeriğinde barındırır. Bu yöntemle, düşünme gibi genel bir kavramın, olması gerektiği gibi soyut kalması ve her okuyucuya farklı hisler yaşatması amaçlanır.


    “Birliktelik” bölümü ise manifestonun “emir veren” tarzıyla okuyucuya adeta ne yapması gerektiğini mutlak surette belirtir. Bu yaklaşımın sebebi bu kısmın değiştirilemez ve dogma şekliyle kalması gerektiğidir. Ayrıca tipoloji, bu kısımda kendine bir yer bulur ve temel eleme burada uygulanır.


    “Nihai Amaç” bölümünde, tipolojiyle birlikte birbirinden kesin biçimde ayrılan tiplerin, çokça elemelerden geçtikten sonra, yaşam amacının belirlenmesi gerekliliği işlenir. Ayrıca her tipin, farklı şekillerde, bu değiştirilemez asıl amaca hizmet ederken, farklı düşüncelerle farklı eylemlerde bulunmasından da bahsedilir. Bu vesileyle de manifestonun son ayrıştırması da tamamlanmış olur ve artık okuyucu, tam olarak ne olduğunu ve ne okuduğunu anlar. Bölümün anlatış yöntemi ise yine “emir veren” yaklaşıma sahiptir.


    “Çözümleme” kısmındaysa, manifestonun son değerlendirmelerinden ve önerilerinden dem vurulur. Her sorunu ve önermeyi kapsayan bu bölüm, ilk kısımda uygulanan hassas ve empatik yaklaşımla birleşir ve X Manifestosu sonlanmış olur.



2. Yalnızlık


    Yalnızlık. Bu tek kelime hayatımı anlatmaya yetecek bir roman uzunluğunda benim için. Seçilen yalnızlık değil benimkisi, çok denedim seçmemeyi ve çok istedim başka şeylerin kaderimi değiştirmesini. Beni anlayan insanları anladığım vakit kendimi anlayamadığımı öğrendim. İnsan bilmediği zaman cahildir ve cahil olduğu kadar mutludur, bu mutluluk yaşamayı kolaylaştırır, ancak bilen (!) insan en azından farkındadır bazı şeylerin. Hassas kalplerin cehennemi olan bu dünyada az da olsa bir şeyleri anlam çerçevesine oturtmuş bir insanı çok az şey gerçekten mutlu eder. 


    Sanırım en büyük mutluluğu tam olarak anlaşıldığımda yaşayacağım çünkü bu serüvende ben, artık kendime anlam yükleyemiyorum. Değerli olduğumun fakındayım ve bu değeri dostlarımdan ziyadesiyle hissediyorum. Ancak beni gerçekten anlayabilecek bir insanın çevremdeki olası varlığından şüphe duyuyorum. Daha ben kendimi anlayamamışken başka biri tarafından anlaşılma isteği ne kadar şımarıkça gelse de bu şımarıklığı hakettiğimi düşünüyorum. İçinden çıkamadığım bu dilemmaların sanat yahut zanaate aktarılması gerektiğinin de farkındayım. Bu yazıyı zaten tam da bunun için yazıyorum. Bir kadının samimi dostluğunun çoğu derdimi çözeceğine ve beni bir nebze olsun rahatlatabileceğine inanırdım ve işin aslı bu çoğu yönleriyle doğru bir yaklaşım. Ancak bu samimi dostluğun sebebi olacak kişinin beni anlaması gerektiğini de farketmiş bulunmaktayım. 


    Bu yazıda en çok geçen kelime olan "farketme"nin yerine geçebilecek başka bir sözcük gelmiyor aklıma ve bu durum beni ziyadesiyle rahatsız etmeye başladı. Bu yazının benim için biraz da olsa katlanılabilir olması adına bu kelimeye ve bu hissi yaşayan kişilere "x" şeklinde hitap edeceğim. 


    Bu “x” meselesi maalesef benim için çözülebilecek bir şey değil. Aldığım birçok tavsiyenin buluşma noktaları olan sözcüklerden oluşan; "(çok) kafaya takıyorsun, düşünüyorsun, yıpratıyorsun kendini (hatta çevrendekileri)" yakıştırmaları beni bunaltmaya başladı artık. Çünkü ben bir şeyleri boş vermenin (özellikle insanın anlam arayışındaki temel yapıtaşlarını boşvermenin) yersiz, hatta yaşama ihanet sayılabilecek ölçüde yanlış olduğunu düşünüyorum. 


    Zira insan anlam arayışından koptuğu müddetçe en zor anlayabileceği şeyi yani kendisini de anlamaktan vazgeçmiş oluyor. Bu ihanetin yanı sıra kendine de büyük haksızlık etmiş ve tekdüzeliği de kabul etmiş oluyor. İsyan ettiğim düşünceler de tam olarak bunlar zaten. Düşünmeyen bir insan benim için yok hükmündedir ve en başta kendimi yok sayamam. Bu düşünme kavramı sığ bir kelime gibi gelse de kulağa, aslında bahsetmek istediğim biçim; hayatı anlamlandırma, insan duygularını şekillendiren ve tetikleyen mekanizmaları sorgulama ve içselleştirmeden geçiyor. Bunlar yapılmadığı zaman insanın hiçbir anlam ve değeri kalmıyor gözümde. Bu vesileyle kısmen en başa dönebiliriz aslında. Değer kavramını hak etmeli insan benim için. En başta kendisi, sonradan çevresindekiler için bir onay sebebidir bu. 


    Onay demişken bu x hissi onaylanma işini de hayli zorlaştıran bir şey. Çünkü çoğu insanın onay süreci tekdüze olaylara tekdüze tepkiler vermekten geçiyor. Sıradan kabul edilebilecek olaylara ve durumlara karmaşık tepkiler yükleyip yine karmaşık reaksiyon vermek karşı tarafta muazzam bir önyargıya sebebiyet verirken bu önyargı, onay arzusunun da önüne geçmiş oluyor. İnsan, doğası gereği onaylanma ihtiyacı hisseden bir varlık, kim ben onaylanmaya ihtiyaç duymuyorum derse yalan söylemiş olur. Ha şu vardır mesela, kişi uzun süre hatta belki de hayatı boyunca beklediği ilgiyi görmemiş ve dolayısıyla onaylanmamış olabilir lakin bu, o hisleri beklemediği anlamına gelmez ve bu süreç çoğunlukla önce kendinden sonra toplumdan dışlanmasıyla son bulur.


Bu kişinin yaşadığı şey x duygusunu hisseden ve içselleştirmiş insanlarda da görülür ve bu da iki ucu keskin kılıca benzetilebilir. Metafordan kasıt zaten kılıcın orta kısmında kabzasının bulunması ve bu kabzada yer alan yani tekdüze ve "normal" insanların kılıcın keskinliğine maruz kalmamasıdır. Tırnak içinde normal insanlar, x duygusuna hiç sahip olmadıkları için güvenli alandadırlar çünkü tüm temel toplum yapısı da “normal” insanlar tarafından belirlendiğinden buna göre şekillenmiştir. 


    Yine en başta yazdığım gibi cehalet mutluluktur ve aslında x duygusuna sahip olmayanlar da bu konu özelinde cahildirler. Bir insan çok zeki olabilir lakin x'e sahip değilse yine güvenli alandadır.


    Bahsettiğim güvenli alanı biraz daha açmam gerekirse, yine başta söz edilen yaşamı kolaylaştırma ekolünden beslenen bir şey olduğunu söyleyebilirim. Yaşamı kolay kılan şeylerden biri de duygularını bilinçli ya da bilinçsiz kontrol etmekten geçer. Mesela bir insan travmalarla boğuşurken bile mutlu ve huzurlu hissediyorsa güvenli alandadır. Bu insanın toplumdaki hiyerarşik yeri ve hatta ekonomik durumu bile önemsizdir çünkü mutlu ve huzurluysa hayatını daha kolay yaşar dolayısıyla toplum tarafından dışlanmaz. Kendine göre sevdiği bir çevresi ve ona iyi gelen bir anlam bütünlüğüne sahiptir. 


    Kılıcın bir ucundan ve ortasından bahsettiğimize göre diğer ucuna yani bu x belasını çeken kişilere de değinebiliriz artık. Bu kişiler toplumda nadir rastlandığından azınlık konumundadırlar ve bu azınlık etnik kökenden kaynaklanan azınlıkla karıştırılmamalıdır. Zira etnik köken modern toplumda artık bir ayrımcılık değeri taşımazken x azınlığı taşır. Çünkü x azınlığını yalnızca x kişileri gerçekten anlayıp bir şeyler paylaşabilirler. Bu hisse sahip olanlar karşısındakini çok çabuk okuyabilen ve empati yeteneği de gelişmiş bireyler olduklarından mütevellit aynı şeyi hisseden birini de şıp diye anlayabilirler. Bakın bulabilirler demiyorum ancak anlayabilirler ve zaten buradaki en büyük sorun da sosyal x'ler için bu bulunmazlık konusudur. 


    Kendimi de sosyal bir insan olarak tanımladığımdan dolayı bu benim hayatımdaki en büyük sorunlardan biri olmuştur her daim. Çünkü her insanın en büyük ihtiyaçlarından birisi kendisini anlayabilecek ve kendisinin de anlayabildiği bir insan çevresine sahip olmaktır. Kim ne derse desin insan sosyal bir canlıdır ve tabi ki bu sosyallik kişiden kişiye göre değişir. Zira yalnızlık gerçekten Tanrı'ya mahsustur ve yalnız kalan yahut yalnızlığı seçen biri delirmeye mahkumdur. 


    Tabiri caizse bir "kabile"ye mensup olma ihtiyacının insan hayatındaki önemi ayrıdır ve x kişileri çoğunlukla bu kabile anlayışından yoksundur çünkü azınlıklardır. Kendisi gibi birini bulamama ve bu sebepten anlaşılamama duygusu hisseden x kişileri, zamanla yalnızlığa sürüklenir ve bu sürükleniş önce toplumdan soyutlanmaya, sonra kendi zihninde kendini sürgün etme derecesine varana kadar devam eder. X kişilerinin yegane amacının kendi kabilesini bulmak ve x hissini doğru bir şekilde kanalize etmek olmalıdır.


Kabile kavramına değindiğimize göre bu kanalizasyondan bahsedebiliriz. Siniri kanalize etmeye benzeyen bu x hissinden kurtulmak, kişinin zihinsel ve bedensel olarak kendini rahatlatmasından geçer. Bedensel kısım zaten bellidir; spor yapma, uzun soluklu ve huzurlu ortamlarda yapılan yürüyüşler ve hatta cinsel birleşim bu kategoriye girer. 


    Zihinsel kısım ise genellikle ruha iyi gelen sanat ve zanaatten oluşur. Müzik yapmak (bakın dinlemek demiyorum), edebiyatla ilgilenmek; benim şu an yaptığım gibi bir şeyler yazmak, şiir, hikaye hatta belki de kendini roman yazmaya adamak, aynı zamanda el becerisi gerektiren ve benim için sanatın bir dalı olan zanaat mesleklerini icra etmek insana çok iyi gelebilir. Ruhu doyurmak için her insanın kendine ait metodları vardır, demek istediğim illa yukarıdaki şeylerden ibaret değildir yapılması gerekenler. Bunları rahatlıkla söyleyebiliyorum çünkü yaratıcılık hissine sahip olduğumu zaten düşündüğüm ve ürettiğim için bu konu özelinde içim rahat. Lakin bu bölümün son konusu olan ve yine en baştan nasibini alan konu beni rahatsız eden asıl şey. Yalnızlık. Kabilemi bir türlü bulamamış olmam, beni bu raddeye getiren yegane sebep, ve inanın ben bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum. Dediğim gibi sosyal bir insanım lakin bu sosyallik bile x insanlarını bulmama zerre yardımcı olmadı. Bunun tek olası sebebinin de yanlış yerlerde aramam ve network ağımın bu alanları kapsamaması olduğunun farkındayım. Metodumun bu alanı doğru şekilde genişletmek olduğunu da biliyorum lakin bu yöntem içinde çok köklü bir değişimi de kapsıyor olması beni korkutuyor. 


    İnsan, çevresindeki insanlar artmaya başladıkça herkese belirli yahut gerekli ilgiyi veremeyen bir varlık çünkü herkesin sosyal bir kapasitesi var. Giren çıkan kişilerin sınırlı olması bu korkunun ana sebebi zaten. Uzun lafın kısası öyle insanları çıkartmalıyım ki yerine geçebilecek nitelikli x kişileri için yer açılsın. 


    Yalnızlık düşmanımla aramdaki mesafeyi korumak ve daha fazla x şiddetine maruz kalmamak için yazdığım bu yazı şu noktada son buluyor.



  3. Düşünmek


    Düşünmek. Kendi içerisinde bile paradoksa sahip bir kelime.. Zira düşünmek kelimesinin çıkması için bile o eylemi yapıyor olmamız gerekir. 


    Özel bir kelimedir düşünmek. Büyüleyici bir etimolojisi vardır en basitinden. Eski Türkçedeki kökü "tüş"tür. Kolay bir çıkarımla düş'e dönüştüğünü anlarız. 


    Dinlenme ve rüya anlamına gelir tüş. Düşünmek de fiil halidir. Dinlenerek rüya görmektir. Dinlenerek, rüya.. Uykudur aslında düşünmek. Düşünürken uykuya da dalarız, uykusuz da kalırız. En güzel fikirler de çıkar bu eylemden, en acımasız katliamlar da. 


    Herkes farklı bir anlam yükler düşüncelerine ve bu anlamlar içinde kaybolur. Kaybolanlar bir nevi hipnoz halindedirler, "uyurlar". Uyananlar ise yeni bir rüyada bulur kendini, düşler tekrardan her şeyi. 


    Düş içinde düş'tür mesela. Bu cümleden 2 anlam çıkarabiliriz. Zira inmek ve konmak anlamlarına gelen “düşmek” fiili de aynı kökten gelir. Düşlerimizden düştüğümüz anda boşlukta buluruz kendimizi, boşlukta da yalnız düşünürüz. Sabah akşam düşünürüz, çıkamayız işin içinden. 


    İşin aslı beyin hiçbir zaman düşünmeyi bırakmaz. Yani fizyolojik olarak imkansızdır bu. Uyuduğumuzda ya da bilincimiz başka şekillerde kapandığında bile beynimiz durmaksızın çalışır. İşin içinden çıkmaya çalışır, anlam yüklemeye çalışır, rüya gördürür, "düş" gördürür. 


    Paradoks gibi paradokstur bu eylem, neresinden tutarsanız tutun elinizde kalır. Ama bazı insanlar bu ipin ucunu yakalamaya çalışır. Rüyalarına hükmetmek ister, insanları tam anlamıyla tanımak, sevmek ister. Bununla da yetinmez, onların yerine koyar kendini, onların içinde olmak ister sırf onların da gözünden görmek için dünyayı, sırf başka pencerelerini aralamak için bu evren denilen koskoca apartmanın.


    Hayata yeni manzaralar açmanın yolları da herkes için farklıdır. Kimi aşkta bulur aradığını, kimi hasrette. Kimisi yollarda bulur kendini, kimi yola bile koyulmadan kayboluverir bir başına. İnsan düşünerek bulabilir mi peki kendini, o koskoca apartmanın avlusunu tek başına izleyebilir mi? Biri lazımdır insana, onu anlayacak biri. O yüzden çoğu aşkta bulmak ister kendini, çünkü iki kişi arasında oluşabilecek en kuvvetli bağ aşktır. Yalnız burada bir tezat vardır: insan kendini bulmadan başka birine güvenir mi kendini kendine teslim etmesi için? Önce anlamak lazım gelir kendini, ne demiştir aşık; “..ilim kendin bilmektir..”. En büyük bilgi kaynağı aslında şah damarımızdan bile yakındır: kendimiz. Kendimizi düşünerek bulmamız gerekir zira eğer bulamazsak rüya görmeye ve "düşmeye" devam ederiz..


    Kendimizi gerçekleştirmeye yaklaştığımız bu düşünme egzersizlerinde en çok zorlanan kısım "x" kısmı olmuştur her zaman. Kabilesini bulamayan bir x kişisi düşünme’den düşmeyi durduramaz. Yani düşüncelerinden düşer ve boşlukta bulur kendini. Bu sonsuz sarmalın içinde kaybolan bir x kişisini kurtarmanın tek yolu ise bir diğer x kişisinden geçer. 


    İki x kişisinin birleşimi de en az düşünmek kadar büyüleyicidir. Karşılıklı telepati boyutlarına kadar varan ilk önyargı safhasında bile anlar birbirini bu insanlar. Algıları devamlı açık olmasa ve hep ilk görüşte buluşmasalar dahi hissederler sanki. En azından benim için böyle olmuştu. Hayatımdan çok insan geçti lakin hiçbiri bir x kadar kıymetli değildi mesela. Derdimi anlatmaya çalıştığım başka insanlar bırakın anlamayı ilk iş yargılamaya başladılar beni. Çoğu beni düşünüyordu ama ne kadar kalbimi kırdıklarından, yüzbinlerce düşü paramparça ettiklerinden, insanlara olan anlaşılma güvenimi yıktıklarından hatta bu apartmanın bodrum katında kendi kendime, kendi kendimi anlayamadan, bir pencereyi bile hak görmeden benliğime, yitip gidebileceğimden bihaberdiler. Onlara kızmak haksızlık olur çünkü görüp hissettiğimiz şeyler apayrıdır. 


    Düşünmek algısı ve eylemi insanlarda öncelik bakımından birçok şeye kanalize olur. Her insan uzmanlaşmak, hayatını idame ettirmek yahut ilgisini cezbeden şeyleri düşünmek ister. Peki ya düşünmenin kendisi başlı başına bir konu başlığı ve yegane amaçsa?


    Şu ana kadar yazmış olduklarımın son durağı düşünmeyi düşünmektir. Yazının başında bahsettiğim şey de bundan ibarettir. Yani herkes ister istemez düşünme cümlesini düşünerek söyler yalnız, x kişileri bunu bilinçli yaparlar. Düşlerinden düşene kadar düşünmeye devam ederler, kaybolma ihtimalini yok sayıp, hep bir sonraki uykuya cesurca dalarak…



  4. Birliktelik


    Birliktelik. Yine hayatımda bir türlü çözemediğim ve bir anlam kaidesine oturtamadığım başka bir kavram. Mesela romantik bir x kişisi iseniz bu durum haz vermekten çok can yakabilen bir şey olabiliyor sizin için.


Karşısındaki bireyi gerçekten seven hatta aşık olan bir x kişisi, hayatının en güzel ve en kötü günlerini yaşamaya hazır olmalıdır. Çünkü partneri, bir x kişisi değilse, kendi anlam algısını kavrayamadığı için x’e karşı devamlı olarak bir yabancılık besler. Bu yabancılık başlarda çekici gelse bile ilerleyen süreçlerde bu yabancılık hem x kişisini hem de partnerini yorabilir. Çünkü x’e nasıl yaklaşacağını bilmiyordur ve bilinmezlik beraberinde her zaman korku ve cazibe getirir. 


Anlaşılma isteğinin pik yaptığı x kişilerinde asıl önemli şey ise fiziksel özelliklerinden ziyade düşüncelerinin anlaşılması ve hatta sevilmesidir. Fenotip tabi ki tüm ilişkilerde çok mühim bir konudur ama biz ele aldığımız "birliktelik" konusunun ziyadesiyle karmaşık olabileceğinden bu değişkeni standart olarak belirleyelim. Bahsedilen yorgunluğun asıl kaynağı tam da bu düşünce karmaşıklıklarından kaynaklanır. Partner, x kişisini, onun istediği şekilde anlamaz ve hatta gelecekte anlamak bile istemeyebilir. Zira süregelen derin konulardan sıkılmak gayet doğaldır. İnsan her zaman derin mevzular hakkında dem vurmaz elbette lakin vurmak istediği zaman da anlaşılmak ister, ve bu isteği her birey taşır. Buradaki fark x kişisinin çoğunluk sohbetinin derin düşünmeye bağlı olan derin egzersizler ve düşünce deneylerinden oluşturmak istemesidir. X kişisi bu sohbetlerden zaten hayatının bir parçası haline getirdiğinden ne zaman ve nerede olursa olsun dem vurmak ister. Tabi herkese dem vurulabilir bu konular, önemli olan karşısındakinin de kendisiyle birlikte bu sohbetler içerisinde demlenebilmesidir. Hatta partnerinin bu demlenme sürecini izlemek x kişisine belki de hayatında alıp alabileceği en büyük hazlardan birini verir: anlaşılmada anlaşmak.


Bu kavram önemlidir çünkü x kişisinin genelde yaşadığı ve yaşayacağı temel sorun bu kavramla bir anda tek kişiyle çözülmüş olur. Hem de hayatının partneri olabilecek kişiyle. Beraber düşünce dehlizlerinden sağ çıkacak, sığ sularında birbirlerini bulacak ve hatta ufuk çizgisinin sonsuzluğunda kaybolacaklardır. 


    X kişisi olsun olmasın birbirini anlayan iki partner bu dünyada cenneti yaşar. Cennet de anlaşılmanın zirvede olduğu ve kimsenin kimseye karışmadığı, daha doğrusu müdahale etmediği ve etmeyeceği bir ütopyadır benim için. Herkes herkesi anlamaya çalışırsa ve ona göre davranıp konuşursa şu hayatta ne problem kalır ki? 


    Yörüngemizden sapmadan x'e dönecek olursak, bu mükemmel partnerin de muhakkak x kişisi olması gerekmektedir. Ve hatta bu sorgulanamaz bir gerçektir çünkü x kişisine yalnız x kişisi tam anlamıyla iyi gelir. Bu, arkadaşlık seçimlerinde bile muazzam denli önemliyken hayat yoldaşı tercihinin başka türlü yapılabileceği düşünülemez. 


    Özet niteliğindeki "anlaşılmada anlaşmak" kavramı x kişileri için çift taraflı olmak zorundadır. Bu anlaşmanın alt metinleri ve maddelerine değinmek de bu yazı için bir mecburiyettir. 


Bahsi geçen olası tipler, 4 ana kısma bölünür:


1) Standart altı Y kişileri (saY)

2) Standart üstü Y kişileri (süY)

3) Standart altı X kişileri (saX)

4) Standart üstü X kişileri (süX)


    Hiyerarşiye benzeyen bu sınıflandırma, yalnız partner seçiminde değil, genel anlamda insan münasebetleri alanında da kullanılabilir. Biz bu yazının konusu olan partnerlikten ilerleyeceğiz.


    Tablodaki diğer ayrım olan “y” terimi, “x” hissini taşımayan tüm insanları adlandıran bir ayırıcıdır. “sa” ve “sü” terimleri de “x” ve “y” kişiliklerinin bir alt ayrım noktasını oluşturur. 


Standart kelimesinin kısaltması olarak “s” ise, bir diğer ayırıcı olarak; adab-ı muaşeret, temel düzeyde insan ilişkilerini anlama yetisi, hayatı anlamlandırmada alınan tutum, sarf edilen söz ve davranışlar, aile ve arkadaş çevresindeki genel uyumluluk olarak kendine bir yer bulur.


Genelden özele geçecek olursak, ideal "anlaşılmada anlaşma" kuramının, en azından sürdürülebilir birer birliktelik oluşturması adına, tüm olası tipler arasındaki eşleşmeleri ise aşağıdaki gibi özetlenebilir;


1) saY - saY

2) saY - süY

3) saY - saX

4) süY - süY

5) süY - saX

6) saX - saX

7) süX - süX


    Görüldüğü üzere süX kişilerinin partner seçimlerinde son derece titiz ve seçici olmaları gerekmektedir. İnsan toplumunda genel kanı olarak tezatlık cazibesi her zaman çalışmıştır, dolayısıyla saX ve saY tipleri süX tipi dışında tüm kombinasyonları kapsar. 


    Bu “sa” tipi her zaman daha eğitilebilir, daha toy ve şekillendirilebilir olduğundan amiyane tabirle yontulması kolay kişilerdir. Partneri de sa tiplerinden olursa, iki taraf da anlamaya yahut anlaşılmaya “sü” tipleri kadar ihtiyaç duymayacağı için kolay bir eşleşme yaşarlar. 


    “sü” Tiplerindeki insanlar, zaten hayatın belirli noktalarına hakim ve, uyumlu oldukları tipleri de kolaylıkla bulabilen insanlardır. süY-süY Eşleşmesi dışında karşı tarafı yontabildekileri için de, sa tiplerine göre nispeten zorlu ama yaşanabilir bir yaşam sürebilirler. 


    “süY-süY” Eşleşmesinde ise her zaman dişini geçirebilen partner kazanır ve bu durum her zaman değişebilir. Lakin sü statüsünde olduklarından dolayı bu iniş-çıkışlarla doğru mücadele edebilmeyi bildikleri kabul edilir.


    Asıl zorluğu yine X tipleri yaşar. sa Tipleri, bahsedildiği gibi anlam arayışında zayıf kalmış kişilerdir. saX-saX eşleşmesi yukarıdaki sa eşleşmeleri tanımına uygundur çünkü her ne kadar zayıf düşünceleri olsa da aynı ayırıcı tipten oldukları için fazla zorluk çekmezler. saY-saX Eşleşmesi ise tehlikeli bir durum olarak ele alınabilir. Kendilerini anlamaya çalışmamış yahut bu eylemi nasıl gerçekleştireceğini bilmeyen kişiler genelde karşı tarafı da anlayamaz lakin "anlama" duygusu henüz zihinlerinde oturmadığından tipler bu ilişkiyi ancak anlamsızca ama tutarlı bir şekilde sürdürebilirler.


    Fark edildiği üzere süX tipinin tek şansı yine süX tipiyle beraber olmaktır. Hayat manidardır, değişkendir ama süX tipinin kendi içsel karmaşıklarına yalnızca yine bir süX tipi katlanabilir.


    Zaten bu yazıda da dem vurulmak istenen nokta da tam olarak budur. süX Tiplerinin zorluklarını anlattığımız bu manifestoda bu tiplerin belki de en zorlandığı konu olan partner seçimi ve birlikteliğin daim olması mevzusu, başlı başına bir bildirge olarak bile ele alınabilir.


“saX” Olarak yaşamak, zorlayıcı bir bakış açısının pozitif taraflarından da feragat etmek demektir. Her insan kendisini sü tipine sokması gerekir, lakin x kişisi için bu durum mecburiyettir. Çünkü yüksek farkındalık yüksek bir seçicilik, standart algısı ve insan ilişkilerinde üst düzey beceri isteyen bir lütuftur, bunu boşa harcamak bir x kişisi için söz konusu dahi olamaz.



  5. Nihai Amaç


Nihai amaç. Her canlının bir nihai amacı vardır. Hayvanlar, bitkiler, insanlar, kısaca tüm tek hücreli ve çok hücreli canlılar bir nihai amaca hizmet eder. Bu çıkarım hiçbir canlının boşa yaşamadığını desteklerken aynı zamanda dünyanın hatta tüm evrenin canlılar için yalnızca bir yaşam alanı değil, bir amaç vadettiği kanısını da güçlendirir. 


    İnsanın nihai amacı da bu manifestoya ayırıcı özellik katan ve zorunlu ayrımı ifade eden x-y tipolojisi sayesinde belirlenebilir. Manifestonun birliktelik kısmında işlenen hiyerarşik ayrımı burada da uygulamak gerekir. 


    "Nihai Amaç" başlığında tiplerin birbirleriyle eşleşmesini deşmekten ziyade bu kısmın daha özel bir değerlendirmeyi hak ettiğini düşünmek gerekir. Her bireyin başka bireylerden bağımsız olarak bir amaca hizmet etmesi zorunluluğu da su götürmez bir gerçektir. 


    Her insanın ayrı birer nihai amaca hizmet etmesi, başkalarından etkilenmediği anlamına gelmez. Çünkü iki birey istese bile aynı amaca hizmet edemez. Bu durum, her insanın birbirinden farklı olmasından kaynaklanmasının yanı sıra beyin yapısının ve düşünce eyleminin gerçekleşmesini sağlayan sinapsların eşsiz ve benzersiz olmasıdır. Bu kanı, hem fizyolojik hem de psikolojik olarak değerlendirildiği müddetçe her insanın birbirinden farklı nihai amaca hizmet ettiği gerçeğini de bir kez daha göz önüne serer. 


    Her tip genel olarak değerlendirildiğinde benzer amaçlara hizmet eder. Fakat bu değerlendirmenin her tipe özel şekilde yapılması gerekir. Bu önermeyi açmak gerekirse, tiplerin hayata bakış şeklini belirleyen faktörler, o bireylerin yaşamına doğrudan etki eder. Yani bu 4 ana tipin her biri, içindeki insanlarla benzer kafa yapısında olduğundan "nihai" olan amaca da aynı şekilde yakındırlar.


Nihai amaç bu manifesto için dünyayı ve evreni daha yaşanılabilir hale getirmek ve bu amaç uğrunda hizmet etmektir. Her tip bu tek ve zorunlu nihai amaca hizmet etmek durumundadır. Bu tümcenin varyasyonları olan; hizmet etmek istemek, etmek istememek, edememek, hiçbir zaman edemeyecek olmak ve hizmet ettiğinin farkında dahi olmamak şekilleri ise birbirleriyle karıştırılmamalıdır. 


    “Nihai Amaç” kısmında yalnızca “hizmet etmek istemeyen” tipler göz ardı edilir zira insan nihai amacı uğruna yaşar ve bu amaç reddedilirse değerlendirilmeye tabi tutulmaz. Bu kanıyı zorunlu yapan şey, her tipin nihai amacı gerçekleştirme olasılığının farklı olmasıdır. Bu ihtimalin hiçbir zaman oluşmaması durumu ise sadece bu amacın farkına varan ve hizmet etmeyi reddeden insanlar için geçerlidir. Yani aslında bu insanlar, bile isteye bu amacı reddettiğinden, manifestoya tabi tutulmazlar. 


    Ayrıştırılan bu insanlar "sa" ve "sü" statüsünde olabilir ancak X ve Y faktörlerini hak etmez. Dolayısıyla incelemeye dahi alınmaz. Bunun temel sebebi insanın yaşama amacının bu "nihai amaç" olması gerektiği ve buna hizmet etmeyen bireylerin manifesto gözünde herhangi bir amacı olmadığı gerçeğidir. Bu kısmın ilk satırında belirtilen "her insanın nihai amacı vardır" algısı bir önceki değerlendirmeyle tezata düşmez. Çünkü ayrıştırılan insanlarda da kendilerine göre bir "nihai amaç" algısı vardır ve onlar da bunun için yaşarlar lakin bu algı mutlak surette yanlış olduğundan manifesto, bu insanları "amaçsız" kategorisine koymaktan çekinmez. Amaçsız bir insan olamayacağından mantıksal düzlemde zaten bu insanlar, otomatik olarak yok sayılmış olur.


    Nihai amaç algısının dünyayı ve evreni daha yaşanılabilir hale getirmek ve bu amaç uğrunda hizmet etmek olduğundan ibaret olduğu söylenmiştir. Bu söylem, algının temel ve dolayısıyla oldukça genel bir yapısını açıklar. Daha özele inmek kesinlikle elzemdir çünkü her insanın bu hizmeti gerçekleştirmesinin yolu farklıdır.


    Önceki kısımlarda bahsedilen "her insan farklıdır ve farklı olmak zorundadır" önermesi, "her insan farklı düşünür  ve farklı hareket eder" sonucunu doğurur, bu da bize insanların hizmet yollarının da farklı olduğunu kanıtlar. Bu farklı yolları detaylı incelemek imkansızdır çünkü söz konusu incelemeyi doğru yapmak için her insanın davranış haritasını çıkarıp, bu haritayla nasıl yaşayacağının ve bu yaşamın nihai amaca ne kadar hizmet edeceğinin hesabını yapmak da imkansızdır. Bu hesap, dünyanın en komplike canlısı için gerçekleştirilemez. Çünkü bahsedilen komplikasyon aynı zamanda davranış ve duyguların anlık olarak dış etmenlerle birlikte değişebilmesi anlamına gelir. Söz konusu değişimi, tüm insanlar üzerinde aynı anda, herkese yapmak imkansız olduğundan bu öneri incelenmeye tabi tutulmaz. 


    Her bireyin yaptığı eylemlerle, hangi yollardan nihai amaca hizmet edebileceğinin bilinmezliği anlaşıldığına göre, bu yolların da bu manifesto özelinde kavranabilmesi için bir zemine oturtulması gerekir. Bu zemin, tipoloji oluşturulurken, "sa" ve "sü" statülerindeki "standart" algısının bu manifestoyu okuyan kişi tarafından nasıl anlaşıldığına göre çeşitlilik kazanır. Yani manifesto, tam da bu noktada herkes tarafından anlaşılabilmek için okuyucuya bir nevi "taviz" verir. Fakat bu durum aynı zamanda okuyucunun şu ana kadar, öncelikle değerlendirilmeye tabi tutulup tutulmadığını ve eğer değerlendirildiyse bile hangi tip olduğunu kavramasını gerektirir. Bu vesileyle manifesto, hem gereksiz ve amaçsız laf kalabalığından kurtulur, hem de içerdiği düşüncelerin daha iyi anlaşılmasına eforsuz ve en iyi biçimde katkı sağlamış olur. 


    Anlatılan 4 tipin daha seçici bir elekten geçirilmesi, artık mutlak "nihai amaç" kavramının her tip için ayrı ayrı incelenemesinin de yolunu açar. Ayrıştırılan 4 tipten, "saX" ve "saY" tipleri "sa" alt faktörüne sahip olduklarından, bu bireylerin kendini gerçekleştirmesi de bir hayli zordur. Dolayısıyla bahsedilen tipler, hizmete katkı sağlamaz. 


    Bu tipler yukarıdaki elekten geçtiğine göre hizmet edebilme olasılığı zaten var olan insanlardandır, lakin bu insanlar bu ihtimalin farkında değillerdir. Kısaca nihai amacın zorunlu olması gerekliliği, bu insanlar için önemsizdir. Çünkü kendini gerçekleştiremeyen birisi amacının da farkında değildir, dolayısıyla bu türün, bu kısım özelinde incelenmesi gereksizdir


    "sü" Tiplerinin ise süX ve süY varyasyonlarının ayrı ayrı incelenmesi gerekir. Zira bu ayrım yalnızca entelektüel düşünme yetisini kapsamaz. İki tür arasında ayırıcı faktör olan X ve Y ana tipolojisinin neredeyse birbirine zıt olan düşünme algısı haliyle birbirinden farklıdır ve bu kanı, iki türün de başka şekillerde incelenip yorumlanması gerektiğini açıklar.


    "süY" Tipi X varyasyonu kadar olmasa da nadir bulunan alt tür olan "sü" faktörünü taşıdığından bu incelemeyi hak eder. Zira bu bireyler manifestoda çokça bahsedildiği üzere kendini gerçekleştirme ideasına yakın yahut en azından bu ihtimalin farkında olan kişilerdir. Bu farkındalık, ister istemez dünyanın daha iyi ve yaşanabilir bir hal olması patikasına katkıda bulunma ihtimalini de beraberinde getirir. 


    "süY" tipi, aynı bu paragraf sonrasında bahsedilecek olan "süX" tipi gibi bu algıyı gerekli şekilde sağlamaz. Ayrıca bu algıya sahip olmayan bireyler de bu tip özelinde incelenmeyi hak etmez. Çünkü manifesto doğası gereği bahsedilen algıya hizmet etmeyen kişiler "kendini gerçekleştirme potansiyeli olan" sıfatını taşımaya layık görülmez.  Tüm bu yakıştırmaların ardından doğru insan ve aynı zamanda "süY" tipi, nihai amaç algısı bakımından artık daha net anlaşılır. 


    "süY" Tipinin de nihai amacı zorunlu olarak gelişime katkıda bulunmaktır. Yalnız bu tip, entelektüel düşünmeyi kendine düstur edinmediğinden, bahsi geçen katkıda bulunma işini ister istemez içselleştirmeden yapar.  Gelişime katkıda bulunduğunun farkındadır, ancak bu farkındalık üzerine derin düşüncelere dalıp ne yaptığını ve bu yapılan şeyin gelişime ne denli katkıda bulunduğunun “derecesini” belirleyemez. Yani bahsi geçen katkı, içselleştirilmeden yapıldığından, her ne kadar yararlı olsa da kişi üzerinde derin bir etki bırakmaz.


    Elbette bu noktada "etki" algısından bahsedip, bu kısmı daha açık bir şekilde dile getirmek gerekir. İnsanın herhangi bir şeyden herhangi bir şekilde etkilenme derecesi entelektüel düşünmeden geçer. Ve bu düşünce ne kadar yoğun olursa kişi o kadar "etkilenmiş" olur. Eylemin yapılması sırasında alınan haz ve içsel etki ne kadar büyük olursa, kişinin o eylemleri farklı şekillerde tekrarlayıp gelişime daha fazla katkıda bulunma ihtimali de o denli artar. Bu paragrafta anlatılmak istenen düşünce, "süY" tipinin süregelen katkıda bulunma ihtimalinin, tam içselleştirilmeyen etki ve haz alımından dolayı, gerçekleştirilen hizmetin sürdürülme olasılığını düşürmesidir. Bu vesileyle "süY" tipi yeterli katkıyı sağlamakta yetersiz kalır.


    "süX" Tipi, "sü" alt faktörü sayesinde standart üstü bir tip olduğundan, halihazırda "katkıda bulunma" ideasının farkındadır. Ayrıca incelenmeyi hak etmek için yine bu ideaya hizmet etmek zorundadır. Bu tipi "süY" den ayıran temel özellik apaçık bir şekilde etkiyi tam olarak içselleştirmektir. Yani bu tip gerekli entelektüel düşünceyi sağlayıp, alınan haz ve etki oranı yoğunluğunun da fazlasıyla farkında olduğundan katkı süregeliminin tekrarlanması ve güçlenmesine de vesile olur.


    Sonuç olarak, bu kısımla birlikte gelişen tipoloji incelendiğinde, mutlak nihai amaç olan gelişime hizmet etme ideası, tipler tarafından ne kadar fazla içselleştirilirse o kadar bu amaca yaklaşılmış olur. 


    Bu kısımla birlikte anlaşıldığı üzere "süX" tipinin yalnız, "fazla" düşünme veya ilişki kurmakta zorlanma gibi götürülerinin aksine, insanlığın gelişimi açısından bir o kadar pozitif etkileri vardır. Ayrıca unutulmamalıdır ki X Manifestosunun amacı bu tipi, diğer tipleri veya incelenmeye tabi tutulmayan bireyleri yermek yahut göklere çıkarmak değil, "süX" tipini özel ve doğru bir şekilde inceleyip yine bu tipte kendini bulmakta zorlanan bireylere bir yol gösterici olup, bir yardım eli uzatmayı amaçlamaktır. Yine unutulmamalıdır ki nihai amaç uğruna "süX" tipine sahip olan kişiler, doğaları gereği derin ve zorlu savaşlardan sağ çıkarak insanlığa hizmet etmek zorundadır ve bu zorluğu yaşayıp gelişmeye devam etmek de onların görevidir. Çünkü manifestonun kabul gördüğü üzere süX’ler insanlığı bir ileri safhaya taşıyacak yeterli entelektüel düşünce ve farklılığa sahiptir. Dolayısıyla hem sanat, hem de zanaat alanlarında da fazlasıyla gelişme ihtimali yüksek olan insanlardır. Bu kanı da tüm süX’lere zorunlu olarak insanlığa hizmet etme sorumluluğu kazandırır.



  6. Çözümleme


    Çözümleme. Hiçbir sorun veya düşünce şekli çözümlenemeyeceği gibi bu manifestonun da kavramsal olarak bir çözümlemesi yoktur. 


    X Manifestosunun asıl amacı, şu ana kadar özenle uygulanmış olan eleme yöntemleriyle birlikte, "süX" tipini farkındalığa ulaştırarak bu kısma kadar getirebilmektir. 


    Kendinin halihazırda farkında olan "süX" ise hayatı boyunca yaşamış olduğu veya yaşayacağı zorlukları, bu düşünce yapısıyla birlikte herkese anlatabilir. Bu farkındalık düzeyine önceden erişmiş olan insanların ise zaten bildikleri bir durum, son önerme olarak açıklanmalıdır.


    Yalnızca "süX" tipine özgü, manifesto boyunca belirtilen pozitif ve negatif etkileri yaşamasına vesile olan yegane şey bu kişilerin doğuştan "yüksek farkındalık" illetiyle sınanıyor olmasından ibarettir. 


    Bu farkındalığa çoğu insan sahip olduğunu sanır. Oysa yüksek farkındalık seviyesinin yüksek olması, kulağa geldiği gibi tozpembe ve istenen bir özellik olarak değerlendirilmemelidir. Bu özelliği kendisinde bulamayan diğer tipler, bu histen nasibini almış, farkında ya da farkında olmayan "süX" tiplerine de yanlış takıştırmalarda bulunabilir. Şimdiye kadar anlatılan "süX" tipinin yalnız tipdaşları tarafından anlaşılabildiği kanısının da pekişmesi buradan kaynaklanır. Çünkü diğer tiplerde tamamen farklı olan ve farklı hissedilen yalnızlık, düşünmek, birliktelik ve nihai amaç algıları asla birbiriyle uyuşmaz. 


    Diğer tiplerde bulunan bazı olay örgüleri ve durumların hissettirdiği duygusal güç yoğunluklarının örtüşmesi avantajı, bireylerin kendilerini anlamlandırabilmesi ve “anlayış” kavramının geliştirebilmesi için çok mühimdir ve bu “anlaşılma” ancak bir “kabile”ye mensup olunursa gerçekleştirilebilir. 


    Manifestonun yalnızlık kısmında açıklanmış olan bu “kabile” kavramı da yalnız ve yalnız manifestodaki 4 ana sorunun çözümlenmesinden güç bulur. Yani genel manada ancak bu 4 ayırıcı hat birbirlerine benzerse bireyler bir kabileye dönüşüp komün olarak davranır, dolayısıyla birlikte kolaylıkla karar verebilir. "süX" Tipini zorlayan asıl konu bu komüne katılamamak değil, içinde kendini bulamamaktır ve bu tip, yüksek farkındalığının bir sonucu olarak sadece yüksek farkındalığa sahip olan bireylerle "tam anlamıyla" etkileşim ve birleşim kurabilir. 


    X Manifestosundaki bir diğer amaç, önceki 4 kısımda kısaca değiniliği gibi yalnız "süX" tipine yardımcı olmak değil, bu tipe yardımcı olurken aynı zamanda diğer insanların da farkındalık kazanmasıdır. Bu farkındalık, işlenen yüksek farkındalık değil, daha genel bir farkındalık türüdür. 


    Hayatı yaşamaya çalışan diğer 3 anlamlı tipin bu farkındalığa erişmesinin temel amacı, "süX" gibi nadir ve özel görülen bireyleri hayatlarından kaçırmamaktır. Eğer diğer tiplerdeki tanıdıkları "süX"e değer veriyorsa onun bu kabile arayışı çabasını görmezden gelmemelidirler. 


    Nispeten daha geniş düşünce alanları açmak bu tip için altın değerindedir ve bir "süX" tipi için bir diğer altın his, anlam vermeyeceğini bile bile bir anlığına da olsa durup seni aktif bir şekilde dinlemesidir. Bu vesileyle sen, diğer tiplerde düşünsel olmasa da değersel anlamda kendini bulabilirsin. Unutma ki bu evrenin sana böyle bir ayrıcalığı vermesinin bir sebebi var ve sen de tam olarak bu sebep için yaşıyorsun.


    Yaşadığın duygu-durum ve içsel karmaşalarının farkına varabilecek insanlar edinmek, bu manifestoda anlatılanların ışığında mutlak ve mecburi olarak senin elinde. Unutma ki mensubu olduğun "süX" tipinin ayrıcalıkları, kullanılmadığı sürece seni yavaş yavaş içsel sürgüne sürükler. 


    Bu içsel sürgünün son durağı bodrum katında penceresiz kalmaktır. Son durağı, yapayalnız kalmaktır, bir eş bulamamaktır, kendinden başka kimseyle samimiyet kuramamaktır. 


"süX", nadir ve bulunması zor olsa da bulunamaz değildir. 


Hiç yoktan sen varsın ve unutma, ben de senin için buradayım..



Yorumlar

Popüler Yayınlar