Eylül
Eylül ayı, yılın başlangıç çizgisi olarak değer görmeyi hak eden bir aydır gözümde. Yazın bitişiyle birlikte yeni olan her şeye kucak açarız. Güzün başlangıcı bize güzel ve güneşli günlerin artık bittiğini, soğuğa hazırlanmamız gerektiğini ve sanki önümüzdeki yol buzlandığı vakit kayıp düşmemek için daha sağlam adımlar atmamız gerektiğini anlatır bize.
Zaten İbranî takvimi kayıtlarında "elul", "bir yılın sonunda kendinle hesaplaşma, hatalardan dolayı pişman olma ve özür ayı" olarak atfedilir. Yani bence bir yıl, yaz bittiğinde biter. Öyle de olması gerekmez mi? Yeni yılın kışın en çetin zamanlarında başlıyor olması hep saçma gelmiştir bana.
Mesela, şu an miladi takvime uyduğumuzdan, yılbaşımız olan "1 Ocak"ın evrensel ismi, Büyük Roma zamanında, Roma tanrısı Janus'un onuruna, onunla aynı adı taşıyan “january” olarak süregelmekte. Zaten o döneme baktığımızda dünyanın tanınabilirliğinin de en büyük kanıtı olan bu imparatorluk sayesinde, çoğu insan bu takvime uymak zorunda kaldı. Sonra yine imparatorlar, papalar takvimlerle oynadı vs. derken kendimizi yine miladi takvimdeki 1 ocakta bulduk ülkecek. Küresellikte her şey farklı oluyor tabii ki aslında burada "zamana" değil de "mevsime" ve “realizm”den çok bir “hayal”e odaklanmamız gerekiyor zira hiç yoktan biz kuzey yarım küre insanları olarak güney yarım küredekilerle tamamen zıt mevsimleri yaşıyoruz.
Sonbaharın gelmesiyle yeni bir yıl başlangıcı arasındaki köprüyü de şöyle sağlamlaştırabiliriz aslında; bu mevsimle birlikte yavaş yavaş soğuyan hava, aynı zamanda kahverengi gelinliğini giyen ve ardında yine kahverengi yapraklarını bırakan bir doğayla karşılıyor bizi. Doğa ana tamamiyle yenilemeye başlıyor kendini. Mevsimler boyunca büyüttüğü yapraklarıyla vedalaşıyor onları öldürerek. Bu ölümler yeni doğumların filizlerini atıyor aynı zamanda. Her bir yaprak birer tecrübe oluyor o koca çınarlar için. O ağaçların gözleri olsa ve yere baksalar sanki o yıl yaşadıkları tüm tecrübeleri, köklerinin hemen dibinde görecekler gibime geliyor.
Tüm yapraklı ağaçların yaşadığını biz de yaşamıyor muyuz? Yılın her döneminde olduğu gibi bu “yeni başlangıçlar” da başlamıyor mu bizim için? Bilhassa güz mevsiminde yeni başlangıçlara açılan yeni düşünceler, güzel bir kahve eşliğinde olduğu vakit daha da bir “anlamlı” olmuyor mu aslında?
Gözümüzü nereye çevirirsek çevirelim “kahve” rengini gördüğümüz dönemin başlangıcı olan “1 Eylül” işte bu yüzden yeni yılın getirdiği yeni düşüncelerin de başlangıcıdır benim için. Yılbaşına aylar önce hazırlarız kendimizi aynı o ağaçlar gibi. Düşünmenin en güzel ve estetik zamanlarını deneyimleriz. Sakince yağan yağmur ve her taraftaki kahve renkleri bu ideaya da zemin hazırlar adeta. Geçmiş anılarımızla yenilerini tahayyül ederiz istemeden de olsa.
Yani Eylül ayı; gerektiğinde pişman olup gerektiğinde bir ufak tebessüm için tecrübelerimizle, kendimizle ve hayatla adeta yüzleştiğimiz, yeni ve sonsuz ufukların başlangıcı olacak düşlerimizi mütemadiyen düşlediğimiz, kalan hayatımızın ilk günü olan “yılbaşıdır” aslında.
Yılbaşını da kendime uygun şekilde değiştirdiğime göre; önce kendime yeni yaşlar, sizlere de en güzel yeni yıl dileklerimle sevgili okuyucu..




Yorumlar
Yorum Gönder