Soluk Vapur Işığı


    Bu akşam soluk beyaz renkli bir vapur ışığına bakarak uzun uzun düşündüm. Kulağımda kum'dan “iki yabancı” şarkısı vardı, (çok sevdiğim ama artık hayatımda olmayan birinin önerisiydi) bilen bilir güzel sanatçıdır ama arada dinlenmeyecek şarkıları da yok değil.

    Daha bir saat öncesine kadar güneşi batırmıştım ama bu soluk vapur led'i daha samimi geldi nedense. Buzlu ve kirli camın arkasından bakıldığında yakamozu andıran bu led aynı zamanda gözümü de yormuyordu. Kulağımdaki şarkıyla ve bilhassa hatıralarla birleşen bu ışığın kaderi benimkini anımsatıyordu sanki.

    Uzaklardan, kirli bir pencerenin arkasından bakılan bu blurlu ışık, çok şey çağrıştırdı bana. Kendimi bildiğimden beri türlü umutsuzluklarla kirlenmiş retinam, kirli pencereye benzerdi mesela. Ne zaman söneceği belli olmayan ve hiçbir zaman söz vermemiş lakin, duygu karantinalarımla geçirdiğim süregelen zamanlardan mütevellit, ışığına inanmaktan bir türlü kendimi alıkoyamadığım bu led ise geleceğimi, dolayısıyla kaderimi temsilen oradaydı.

    Sanki.. sanki gerçekleşmeyen hayalleri betimliyordu kendi başına. Hoyratça, ihtimali olmasa bile kurulan gerçekleşmeyecek hayaller. Bir çift yabancı kırıntısından başka bir şey olamadığım insanlar geliyor aklıma. Halbuki onlarla geçirdiğim anlarda hiç böyle hissetmemiştim. Her defasında kaderimin değişeceğini, onların elinde ışık saçacağını umarak başlamıştım o meşhur patikayı beraber yürümeye.

    Tüm bunlar zihnimi meşgul ederken izlemelere doyamadığım o ışık, bir anda yeniden parlayıverdi. Sanki ne düşündüğümü sezmiş, bana inadına daha da şiddetlendirmişti varlığını. O an yoğun düşüncelerim yerini yadsınamaz bir kin’e bıraktı. Daha yeni bağ kurduğum bu ışık, nasıl olur da tüm metaforlarımı ansızın bozabilirdi?

    Neler hissettiğimin farkında bile değildim o vakit. Halbuki suçu yoktu o şavkın, yalnızca belirli bir süre temassızlık yapmış, sonra her elektronik alet gibi “canı isteyince” tekrardan parlamaya karar vermişti. Biliyordum, bir teknisyen gelmeden bu mütemadiyen aydınlanmalar yerini her daim bezgin bir kadere bırakacaktı.

    Bu zalim kaderi tek bir “işinin ehli” değiştirebilir miydi? Ufak bir dokunuşla solmaya yüz tutmuş tüm ışıklar hayata tekrardan coşkuyla kafa tutabilir miydi? Blurlu bulutların eşlik ettiği umutsuzlukların ardından tekrar kucak açar mıydı gökyüzü ona?

    Ben bu soruların yanıtını ararken üzerinde olduğum vapur, tüm martıların aşina olduğu büyük bir siren sesiyle beynimi inletti ve bu anlamsız benzetmelerden bir çırpıda kurtulmamı sağladı. Fakat karaya ayak bastığımda yeniden kendiminkiyle karşılaştırdım o ışığın kaderini.

    Değişemezdi ki o, yalnızca bir diyottan ibaretti. Ya yerine yenisi takılacak, ya da hayatla kuramadığı bağlantıları, tekrardan sağlamlaştırılacaktı. Kaderini değiştirmek için elinde hiçbir seçeneği olmayan, yalnızca dışarıdan müdahaleyle ihya olacak zavallı bir komponentti o sadece. Onu ihya edenle, her surette “iki yabancı” olarak kalmayacaklar mıydı?

    Peki ya, benim ne farkım vardı o soluk vapur ışığından?


Yorumlar

Popüler Yayınlar