Gözlerinden Sonra’ya ve İç Hesaplaşmalara Dair
Peki yeter miydi bu sonuç adama? Söylesenize Yiten Işıklar Ülkesi eski ihtişamına gerçekten kavuşmuş muydu sizce?
Tüm beklentiler, onarılmaya çalışılan ilişkiler ve gözlerde yiten ferler nasıl eski halini alabilirdi ki? Adamın en büyük yanlışı buydu aslında, her şeyi eskiye döndürmeye çalışıyordu.
Eskiden olduğu gibi, -Müzeyyeninki gibi- gözler arıyordu. Yine içinde kaybolmak istiyordu, yine aynı hissi ve ihtirası hissetmek istiyordu.
Ama imkansızdı artık. Zaman, geriye döndürülemeyecek şekilde yaratılmıştı bir kere. Aynı derede iki kere yıkanılmazdı, fizik yasaları bunu kati suretle yasaklamıştı; Müzeyyen’in anayasasının ne hükmü kalırdı bu durumda?
Adam aslında düşmandı kendisine. Bu durumda olmayı kendine yakıştıramıyordu. Derdi Müzeyyen değildi aslında, her ne kadar inkar etse bile asıl derdi kendiyleydi adamın.
Bu denli bağımlı olmak, bu denli aciz ve zavallı olmak kendi tercihiydi nihayetinde. Her şey bittikten, Müzeyyen bakışlarını başka yöne çevirdikten sonra anlamıştı bu gerçeği aslında.
Ama dedim ya, yakıştıramadı kendine. O da tüm “gururlu” aşıklar gibi bir kılıf uydurdu kendine. Yok ışıklarım söndü bir daha açılmayacak, yok başka gözler bana onun gibi bakamayacak, baksa bile ben öyle hissetmeyeceğim gibi palavralarla kendine bir çıkış noktası, çevresine ise makul bir zemin yaratmaya çalışıyordu. “Bakın ben güçlüyüm ama o kadın bana kahpelik yaptı, yoksa ohoo ben daha bin kere Müzeyyen çıkarırım içimden” diyordu kendi kendine.
Sayıklıyordu, en acziyet veren şeyleri söyleyerek sayıklıyordu adam. Aslında en çok da bu yüzden kızıyordu içindeki savaşçı ona ama bu durumun yalnızca kendi bilinçaltı farkındaydı.
Işıklar devamlı söndürülürdü evet ama bir daha yakılamayacak diye bir kaide yoktu. Adam bunu bilmiyor muydu, biliyordu elbet. Lakin o kudreti ve cesareti bir türlü bulamıyordu kendinde. Tekrar söylüyorum acizdi adam, hem de en tehlikeli acziyete sahipti: kendini haklı gören zavallılık.
İnsan zavallı olmayı yalnız ve yalnız kendisi seçerdi. Atam ne derdi “çaresiz durumlar yoktur, çaresiz insanlar vardır.” Gerçekten de böyledir.
Hayat bir çift göz aldıysa muhakkak bir diğer çiftini hazırda tutar. Bu imkanı kullanmak, cesaretini toplayıp yeni ihtiraslar aramak yalnız ve yalnız insanın öz iradesine düşen bir vazifedir.
Öyle kendini acındırmakla, gururlu yenilmişi oynamakla işi olmaz hayatın. Hayat dediğimiz şey bir imtihandan ibarettir. Bazısı daha başını getiremez, bazısı tam ortasında vazgeçer, bazısı ise sonundan asla memnun olmaz. Lakin son güruhun bilmediği bir şey vardır: hayat, yalnız ve yalnız ölümle son bulur.
Ölüm çıkmayan yerden hayat esirgenmez, zira hayat her daim bir çıkış noktası bulur. Cılız bir kök nasıl betonu deliyorsa, elbet gönülden bir istek ölümün bile karşısına dikilebilir.
Adam dikilemedi, daha doğrusu dikilmedi. İnsanların tümünde vardır bu dik duruş, yalnız bazıları kamburluğu düstur edinir kendine. Bu, hayatın suçu değil, o “çaresiz” insanların suçudur elbet.
Adam düştü evet, fakat doğrulamadı. Yiten Işıklar Ülkesi, adı konulduğu andan itibaren ölü doğan bir çabaydı. Işıklar asla yitmez, yalnızca gölgeler içinde cılız kalır zaman zaman.
Yine marifet ışığı gölgelerde aramak değil, zifiri karanlığın içine korkmadan dalıp, nispeten daha “aydınlık” gölgelerde umudu aramaktır bu vakitlerde.
Gölgede yaşamayı ideal edinmiş bir ruh, aydınlığın şiddetini önemsemez zira, onun için karanlık olmayan her şey umuttur çünkü.
%20(1).png)



Yorumlar
Yorum Gönder