Gözlerine Dair, Yalnız Ülkelere Dair ve Yiten Işıklara Dair



    Parıldamasıyla başladı bu yazı, yalnız adama parıldamasıyla. Gönlünde birkaç kere hatmetmişti lakin, şimdi kader izin verdi kağıda; bu muazzam güzelliği şimdi layık gördü, kalemine dokunmasına. 

    Belki yalnızca kaderdi, belki de gerçekten saf aşkıydı kadının bilinmez ama, adam o zaman hissetti yaşadığını. İlk bisiklet, ilk arkadaşlık, ilk aşk gibi şeyleri deneyimlemişti lakin, bu bambaşkaydı. Yalnız gözlerine bakınca doğan parıltı, diğer tüm ışıkları kapattırmaya kati suretle telkin eden bir güç doğuruyordu içinde. Fransızları allak bullak edecek ihtilalin ilk ışıkları o zaman doğmaya başlayacaktı yalnız ülkeler federasyonunda.

    Demir yumruk mudur yoksa bir tüy dokunuşu mudur bilinmez, bu ihtilalle adam yine kati bir suretle gönlünün tüm iktidarını kadına kaptırmıştı çaresizce. Gözbebekleri tüm federasyonun şehirlerini talan ediyor, kirpikleriyse adeta ithal aşkların önüne perde indiriyordu. Yabancı para birimi yasaktı, yalnız üzerinde kadının asil portresi basılı özel pamuktan imal edilmiş paralar dolaşımdaydı ve üzerinde kadının sureti olmasından mütevellit paraların yıpranması dahi yasaktı. Herkes gözü gibi bakıyordu artık kadına. Her devlet dairesinde, okulda, evde bulunduğu gibi; herkesin sol yakasına iliştirilmiş bir resmi vardı kadının. Her biri aynıydı lakin herkes ilk defa görmüş gibi seyrediyordu onu. 

    Gözlerinin içine çeken kahverengiliğinden mi, yoksa halk içinde iyiden iyiye yayılmaya başlayan “efsun” söylentisinden midir bilinmez ama, adam artık kadını görme arzusundan bir şey yapamaz olmuştu. Sabah kalkıyor onu düşünüyor, akşam yatıyor aklında yine o, rüya görüyor ki orada bile yalnız bırakmıyordu kadın adamı. 

    Günde bir kere görmek yetmiyordu artık, iki kere baksa üçün hatrı kalırdı. Böyle emretmez miydi zaten bu denli aşık olmanın ilk kuralı? Adam kadınla özdeşleşmişti artık, her hareketi ezberindeydi. Oturuşu, kalkışı, gülüşü, öpüşü bakışı… Ah o bakışı, en çok bu deli ediyordu adamı.

    Her gözlerini çevirişinde, adamda bir ülke daha taraf değiştiriyordu. Hainlerin sayısı o denli çoğalmıştı ki artık yerli halk, hain olmuştu. Ne zaman ki nüfus bu denli taraf değişti, artık yeni anayasanın vakti de gelip çatmıştı.

Madde 1: Yalnız Ülkeler Federasyonu’nun yeni ismi bundan böyle Müzeyyen Cumhuriyeti’dir

Madde 2: Ülkenin tek yönetim biçimi olan cumhuriyet, yalnız Müzeyyen’in bakışları üzerinde şekillenecek ve aksi söz konusu dahi olmayacaktır.

Madde 3: İlk 2 maddenin değişemeyeceği gibi Madde 3’ün içeriği olan Müzeyyen’in gözleri, kalan tüm maddelerin yerini alacaktır.

    Evet. kadının ismi Müzeyyendi. Fakat ismin ne önemi vardı ki adam için? Müzeyyen’in gözleri kadının kendisinden bile daha ilgi çekiciydi artık. Kaldı ki zaten adam da kendi ismini unutmuştu.

    Artık yeni rutin farklıydı; sabah, akşam ve rüyada kadını düşlemek yetmiyordu. Zira adam nefes alıp verişini bile o gözlere bağlamıştı. Tüm hayatı o olmuştu fakat adam bu durumdan son derece memnundu. Kendi ismi dahil yaşantısındaki her şey ona bağlıydı artık. Yönetim şeklinin ismi cumhuriyetti ancak kukla bir meclis, kadından habersiz neyi değiştirebilirdi ki?

    Adam yine kadını düşlediği zamanların birinde bir şey farketti: unutmuştu. İlk bisikletini, ilk arkadaşını, ilk aşkını.. her şeyi ve her şeyi unutmuştu artık.

    Günlerden bir gün cumhuriyet yıkıldı kadının gözlerini başka yöne çevrilmesi akabinde. Adam unutmuştu. Unutmuştu kadın yokken nasıl biri olduğunu, unutmuştu eski hatalarını ve bundan sonra ne yapması gerektiğini; nasıl yaşaması gerektiğini unutmuştu.

    Kadın gitmişti lakin kadının her yeri süsleyen portreleri kalmıştı. Paralar kalmıştı, yakılıp yıkılan şehirler kalmıştı, diğer ülkelerle kurulan dengesiz ve içe kapanık iletişim şekli kalmıştı. Kalmıştı da kalmıştı, lakin kadın kalmamıştı.

    Kadının gidişini kaldıramadı adam, konduramadı öksüz cumhuriyete bu vedayı. Gözleri vardı yalnız ona parıldayan, gözleri vardı yalnız ona ışık saçan. Sönen diğer tüm ışıklar kalakalmıştı adamın elinde avucunda.

    Artık istese de açamazdı o ışıkları. Ebediyete doğru süren karanlığın ilk gölgeleriydi bu yaşananlar.

    Önce yönetim şekli tekrar federasyon oldu, sonra resimler yakıldı, paralar değiştirildi ve şehirler yeniden onarıldı. Diğer ülkelerle bağlantılar tekrar sağlandı ve artık ülkenin ismi “Yiten Işıklar Ülkesi”ydi.

    Adından da anlaşılacağı üzere bir umut kırıntısı dahi yoktu bu ülkede. İnsanlar, şehirler ve bürokrasi yalnız tek bir amaç uğruna çalışıyordu: kadını unutmak.

    İlk seneler çok zorlu geçti. Halkın gönlüne taht kuran kadın gittiğinden beri hiçbir devlet organı işlemez hale gelmişti. İnsanlar evlerinde gizlice sakladıkları kadının gözlerine bakıp iç çekerek güne başlar hale gelmişti.

    Gel zaman git zaman Yiten Işıklar Ülkesi eski kudretine kavuştu. Kadının tek resmi dahi kalmadı ülkede. Artık amaç değişmişti: yeni bir Müzeyyen bulmak.

    Yeni ışıklar arama gayreti pek olumlu gelişmiyordu. Zira adamın aradığı şey başka bir ışık değil, Müzeyyen’in gözleriydi. Yeniden istiyordu o gözlerde kaybolmayı, kahve rengini istiyordu, ufuğu bile görmeksizin yeniden yelken açmak istiyordu o gözlere.

    Ama kadın gitmiş, bakışları kalmıştı. Cumhuriyet gitmiş, bıraktığı anayasa kalmıştı. Gözler gitmiş lakin, bir bahar ikindisi güneşin çınar yapraklarını delip geçen ışık hüzmelerini andıran parıldaması kalmıştı.

    Aynı bu yazının yarım ve öksüz kaldığı gibi insafsızca her şey yarım kalmıştı. Güzel bir kaside, deneme bekleyenler çok bekler daha. Zira gözlerin parlaklığı hiçbir zaman daim değildir ve hiçbir zaman olmamıştır. 

    Asıl marifet ışığı aramak, bulmak yahut kaybetmemeye çalışmak değil; içine ışık doğuran birisiyle yolun sonuna dek gidebilmektir.

    Asıl marifet yarıda bırakılmayı kabul etmeyip, o ışığın sahibine korkusuzca, her defasında mütemadiyen aynı ihtirasla bakabilmektir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar