"Yazmalıyım" Şiiri İncelemesi
yazmalıyım derhal, ne dökülüyorsa dimağımdan,
şiir bulursam şiir, olmadı roman, ya da hayat hikayemi
ölüm döşeğinde verircesine yazmalıyım son nefesimi
yarın belki çok geç olacak, yarına belki uyanmam sevgilim
bak, insanlar ölüyor, yanaklarını yanaklarımıza dayamışlar
farkında değilsin yitiyoruz, çürümeye yüz tutmuş meyveler gibi.
babam, anamın yüzüne baktı ya ahlaksızca, ve anam da elbet istedi,
her şey güzel, her şey meşru, o zaman ölmeye başladım, yoktu haberleri.
yazmalıyım derhal, telaşlardayım, ne fırlıyorsa yüreğimden;
aşklar dans ediyor, aşklar bitiyor, bir kahpe gülüştür dudağında herkesin
bak, iki sevdalı kavga ediyor köşe başında, durdurmalıyım
bak, iki namussuz sevişiyor, aldatarak diğerlerini,
bak, analar halen çocukları öldürüyorlar doğurarak,
bak, dünya dönerken sıçratıyor üstümüze pisliklerini..
bağıracağım avazım kısılana; dudaklarım, dilim, gırtlağımı fırlatana,
parçamı tatmayan tek çakıl taşı kalmayana, yüzümü sürmediğim köşe bırakmayana,
çiçekleri sevemem künyemde yazarsa ismin, gülü öpemem, güneşe serilemem
vaktim az sevgilim, dolmak üzere, ve mutluluk randevusuna pek bir gecikmekte
bahar gelince deme, gelmeyecek; azap bitince deme, bitmeyecek
şahsının değil gördüğün hiçbir şey, kokladığın saçlar, öptüğün dudaklar
kokusunu biriktirdiğin tenler, hiçbiri ve hiçbiri senin değiller
yazmalıyım susturma şimdi beni, yazmalıyım ölmeden son satırlarımı
bırak yaşayacağım, bırak bağıracağım, bırak senden ayrılacağım
şiir bulursam şiir, hüzün bulursam hüzün, sevda bulursam sevda…..
""
İlk okuduğumda adeta büyülendiğim, bir çocuk heyecanıyla sonunu bilmem kaç kere nefes nefese getirdiğim bir yazıyla karşılıyorum sizi.
Öyle bir tez canlılıkla okumuştum ki bu küçük şaheseri, sanki uzun zaman önce bizzat ben, o anda “yazmalıyım” diyerek yazmışım ve bir köşeye fırlatmışım gibiydi. Zamanı gelince de okumuşum ve bu yazının başlığını o zaman atmışım gibiydi.
Ekşi Sözlük’te “kepsiyer versus” nickli birinden görüp arşive atmıştım bu dizeleri. Sonrasında ne kadar aradıysam da bulamadım bu nick’i yahut yazıyı. Buradan o güzel kaleme selamımı iletmek ve biraz da bende kaybolup gitmesin, başka yürekleri de aynı çocuk heyecanıyla yaksın diye yazıyorum bu incelemeyi.
“Yazmalıyım” kendi içerisinde milyon parçaya ayrılan, sanki oturulup sakince yazılmamış da, o an yazar kendi kafasını kağıda haykırmış gibi duran bir eser benim için. Çünkü içerisinde asla durulmayan, süregelen bir devinim ve nihayetinde döngüye bağlanan bir gerilim var.
Özellikle başta kurulan denklemde bize
“şiir bulursam şiir, olmadı roman, ya da hayat hikayemi”
olarak deklare edilen, yazılması gereken yegâne amaç yerini
“şiir bulursam şiir, hüzün bulursam hüzün, sevda bulursam sevda…”
dizesine bırakıyor.
Bu yalnızca bir döngü değil, aynı zamanda “şiir” yapı taşını koruyarak roman yahut hayat hikayesinin, hüzün ve sevda duygularıyla özetlenişidir aslında. Tüm dizelerde karşımıza çıkan bu iki his, yazıda olay döngüleri ve eylemlerle adeta perçinlenerek kaçınılmaz sonu daha da sağlam temellere atıyor.
Belki yazar tüm hayatını anlatırken başına başlık atmış, sonunda da o hikayeyi kendi hüzün ve sevdalarına bağlamış olabilir ki bu muhtemel bir şey. Çünkü ortada bir sevgili üzerine kurulmuş; doğum, yitip giden hayatlar, solan çiçekler ve en sonunda çaresiz bir isyan var. Bu isyan sanki duyulmayı değil de, yalnızca haykırılmayı isteyen bir adi duygudur gözümde.
Duyulmak ve görülmek istenmeyen hiçbir şey kağıtla buluşmaz benim için. Yazarın da bu şekilde düşündüğünü varsayarak bu dizelerin bir “vasiyet” niteliği taşıdığını söyleyebilirim.
Sanki bu dizeler yazılmadan önce, kalemin sahibine ölümcül bir tanı koyulmuş. Doktorlar değil, bizzat hayatın kendisi vurmuş bu gerçekliği onun yüzüne. Ardından yazar sorgulamış… Neden doğduğunu sorgulamış, insanların ve tüm dünyanın birbiriyle etkileşimini görmüş, sonunda bir yargıya varıp “yazmalıyım” diye büyük puntolarla kağıda dökmek istemiş kendini. Belki kimsenin okumasını istememiş yazdıklarını veya yazmak istediği duyguları ancak kafasında yitip giden ve ardından yetişemediği düşüncelerini yazdıktan sonra kendine okumak istemiş gibi. Kimseye değil de, kendine yazmış gibi bu cümleleri.
Ortada bir sevgili kavramı da var ve bu kişiye yardım etmek istiyor düşüncesi aktarılıyor yazının temellerinde. Ona açıklıyor, onunla konuşuyor, tartışıyor hatta “bırak, bırak yazacağım!” diyor umarsızca.
Sevgilisi baharı anlatıp, azapların biteceğinden söz ettikçe içerliyor, sinirleniyor sanki ona. Aslında şahsa değil siniri, tüm hayata. Ona bu dizeleri yazdıran, o ölümcül tanıyı koyan ve ruhuyla bağını sonsuza dek ayıran hayata, kaderedir yazarın sitemi.
Bu sitem ve sinir, onu yaratan kadere öncesinde;
“bağıracağım avazım kısılana; dudaklarım, dilim, gırtlağımı fırlatana, /parçamı tatmayan tek çakıl taşı kalmayana, yüzümü sürmediğim köşe bırakmayana”
diyerek adeta meydan okuyor, bağırıyor, çırpınıyor ve acı çekerek ödüyor sanki kefaretini.
Tekrardan sevgiliye dönüyor bağırıp çığırmaktan bitap düşmüş kahramanımız. Kaçınılmaz sonun düşüncesi ağır bastıkça sakinleşiyor sanki birdenbire. Reddediyor tüm telkinleri, sevgiyi ve acımayı. Yazmak istiyor yalnızca, artık rahat bırakın şu adamı!
Tüm olanlara tanıklık eden sevgilisinden de kopuyor son satırlarda. Belki onu çok sevdiğinden böyle görmesini istemiyor kendini, ayrılacağım diyor ona. Son nefesinin sıcaklığıyla erittiği mürekkebini belki de son kere buluşturuyor kağıtla.
Tek bir dileği var onu tüketen kaderden:
Şiir bulursa şiir,
hüzün bulursa hüzün,
sevda bulursa sevda yazıp,
arkasına bile bakmadan
çıkıp gitmek istiyor sanki bu bedenden…



Yorumlar
Yorum Gönder